Bu
noktaya kadar anlattıklarımızla birlikte, gerçekte "üç boyutlu bir
mekan"ın var olmadığı, bunun tamamen algılardan kaynaklanan bir ön
yargı olduğu ve tüm yaşamın "mekansızlık" içinde sürdüğü kesinlik
kazanmaktadır. Bunun aksini iddia etmek, akıl ve bilimsellikten uzak
bir batıl inanç olacaktır. Çünkü fiziksel bir dünyanın varlığına dair
elde geçerli hiçbir kanıt yoktur.
Bu durum, evrim teorisinin
de temelini oluşturan materyalist felsefenin birinci varsayımını
çürütür. Bu varsayım, maddenin mutlak ve sonsuz olduğunu iddia eder.
Materyalist felsefenin ikinci varsayımı ise, zamanın mutlak ve sonsuz
olduğudur ki, bu da diğeri kadar batıl bir inanıştır.
Zaman Algısı ;
Zaman
dediğimiz algı, aslında bir anı bir başka anla kıyaslama yöntemidir.
Bunu bir örnekle açıklayabiliriz. Bir cisme vurduğumuzda bundan belirli
bir ses çıkar. Aynı cisme beş dakika sonra vurduğumuzda yine bir ses
çıkar. Kişi, birinci ses ile ikinci ses arasında bir süre olduğunu
düşünür ve bu süreye "zaman" der. Oysa ikinci sesi duyduğu anda,
birinci ses sadece zihnindeki bir hayalden ibarettir. Sadece
hafızasında var olan bir bilgidir. Kişi, hafızasında olanı, yaşamakta olduğu anla kıyaslayarak zaman algısını elde eder. Eğer bu kıyas olmasa, zaman algısı da olmayacaktır.
Aynı şekilde kişi, bir odaya kapısından girip sonra da odanın
ortasındaki bir koltuğa oturan bir insanı gördüğünde, kıyas yapar.
Gördüğü insan koltuğa oturduğu anda, onun kapıyı açması, odanın
ortasına doğru yürümesi ile ilgili görüntüler, sadece beyinde yer alan
bir bilgidir. Zaman algısı, koltuğa oturmakta olan insan ile bu
bilgiler arasında kıyas yapılarak ortaya çıkar.
Ünlü fizikçi Julian Barbour, zamanın tarifini şöyle yapmaktadır:
Zaman eşyaların pozisyonlarını değiştirme ölçüsünden başka birşey değil. Bir sarkaç sallanır, saatin kolları ilerler..
Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır.
Eğer bir insanın hafızası olmasa, beyni bu tür yorumlar yapmaz ve
dolayısıyla zaman algısı da oluşmaz. Bir insanın "ben otuz yaşındayım"
demesinin nedeni, beyninde söz konusu otuz yıla ait bazı bilgilerin
biriktirilmiş olmasıdır. Eğer hafızası olmasa, ardında böyle bir zaman
dilimi olduğunu düşünmeyecek, sadece yaşadığı tek bir "an" ile muhatap
olacaktır.
Zamansızlığın Bilimsel Anlatımı ;
Zamanın,
hareket eden cisimler ve meydana gelen değişimler arasında yaptığımız
belirli bir sıralamadan doğan bir kavram olduğu gerçeği, bugün bilimsel
olarak da kabul edilmiştir. Bu konuda görüş belirten düşünür ve bilim
adamlarından örnekler vererek konuyu daha iyi açıklamaya çalışalım.
The End of Time
(Zamanın Sonu) isimli kitabında zamansızlık ve sonsuzluk hakkındaki
açıklamaları ile bilim dünyasında büyük yankı uyandıran fizikçi Julian
Barbour, zamanın bir algı olmasının, birçok insan için kabullenilmesi
zor bir gerçek olduğunu belirtmektedir. Discover dergisinde, Barbour
ile yapılan bir röportajda zaman algısı için şu yorumlar yapılmaktadır:
Ben
hala kabullenmekte zorlanıyorum" diyor (Barbour). Ancak, sağ duyu
evreni anlamak için hiçbir zaman güvenilir bir yol gösterici
olmadı-Copernicus Güneş'in Dünya çevresinde dönmediğini ilk
söylediğinden beri fizikçiler algılarımızı şaşırttılar. Herşeye rağmen,
Dünya 67,000 mil/saat hız ile boşlukta dönerken en ufak bir hareket
bile hissetmiyoruz. Barbour zamanın geçtiğine dair hissimizin, "Düz
Dünya Cemiyeti"nin (Flat Earth Society) batıl inancı kadar yanlış
olduğunu iddia ediyor.
Yukarıda da
görüldüğü gibi, ünlü fizikçi Barbour, zamanın mutlak olduğuna dair
sahip olduğumuz inancın batıl olduğunu belirtmektedir. Ve günümüzde
fizik alanındaki araştırmalar bu gerçeği açıkça göstermektedir. Zaman
mutlak değildir, meydana gelen olaylara göre farklı algılanan göreceli
bir kavramdır.
Nobel ödüllü ünlü genetik profesörü ve
düşünür François Jacob ise, Mümkünlerin Oyunu adlı kitabında zamanın
geriye akışı ile ilgili şunları anlatır:
Tersinden gösterilen filmler, zamanın tersine doğru akacağı bir dünyanın neye
benzeyeceğini tasarlamamıza imkan vermektedir. Sütün fincandaki
kahveden ayrılacağı ve süt kabına ulaşmak için havaya fırlayacağı bir
dünya; ışık demetlerinin bir kaynaktan fışkıracak yerde bir tuzağın
(çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan çıkacağı bir
dünya; sayısız damlacıkların hayret verici işbirliğiyle suyun dışına
doğru fırlatılan bir taşın bir insanın avucuna konmak için bir eğri
boyunca zıplayacağı bir dünya. Ama zamanın tersine çevrildiği böyle bir
dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin oluşması da aynı şekilde tersine çevrilmiş olacaktır. Geçmiş ve gelecek için de aynı şey olacaktır ve dünya tastamam bize göründüğü gibi görünecektir
Beynimiz
belirli bir sıralama yöntemine alıştığı için şu anda dünya üstte
anlatıldığı gibi işlememekte ve zamanın hep ileri aktığını
düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin içinde verilen bir karardır ve
dolayısıyla tamamen izafidir. Gerçekte zamanın nasıl aktığını ya da
akıp akmadığını asla bilemeyiz. Bu da zamanın mutlak bir gerçek olmadığını, sadece bir algı biçimi olduğunu gösterir.
Zamanın
bir algı olduğu, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi sayılan Einstein'ın
ortaya koyduğu Genel Görecelik kuramı ile de doğrulanmıştır. Lincoln
Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında bu konuda şunları yazar:
Salt
uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan şaşmaz
ve değişmez bir evrensel zaman kavramını da bir yana bıraktı. Görecelik
kuramını çevreleyen anlaşılmazlığın büyük bölümü, insanların zaman duygusunun da renk duygusu gibi bir algı biçimi olduğunu kabul etmek istemeyişinden doğuyor... Nasıl uzay maddi varlıkların olasılı bir sırası ise, zaman da olayların olasılı bir sırasıdır.
Zamanın öznelliğini en iyi Einstein'in sözleri açıklar: "Bireyin
yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu
diziden hatırladığımız olaylar 'daha önce' ve 'daha sonra' ölçüsüne göre sıralanmış gibidir.
Bu nedenle birey için bir ben-zamanı, ya da öznel zaman vardır. Bu
zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi
kurabilirim ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de, sonraki bir
olayla ilgili olur
Einstein, Barnett'in
ifadeleriyle, "uzay ve zamanın da sezgi biçimleri olduğunu, renk, biçim
ve büyüklük kavramları gibi bunların da bilinçten ayrılamayacağını göstermiş"tir. Genel Görecelik kuramı'na göre "zamanın da, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden ayrı, bağımsız bir varlığı yoktur."
Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de, tümüyle algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır.
Zamanın
akış hızı, onu ölçerken kullandığımız referanslara göre değişir. Çünkü
insanın bedeninde zamanın akış hızını mutlak bir doğrulukla gösterecek
doğal bir saat yoktur. Lincoln Barnett'in belirttiği gibi "rengi
ayırt edecek bir göz yoksa, renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı
gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir şey
değildir
Zamanın göreceliği, rüyada
çok açık bir biçimde yaşanır. Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüş gibi
hissetsek de, gerçekte herşey birkaç dakika hatta birkaç saniye
sürmüştür.
Konuyu biraz daha açıklamak için bir örnek
üzerinde düşünelim. Özel olarak dizayn edilmiş tek pencereli bir odada
oturup, burada belirli bir süre geçirdiğimizi düşünelim. Odada geçen
zamanı görebileceğimiz bir de saat bulunsun. Aynı zamanda odanın
penceresinden güneşin belirli aralıklarla doğup-battığını görelim.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o odada ne kadar kaldığımız
sorulduğunda vereceğimiz cevap; hem zaman zaman saate bakarak
edindiğimiz bilgi, hem de güneşin kaç kere doğup battığına bağlı olarak
yaptığımız hesaptır. Örneğin, odada üç gün kaldığımızı hesaplarız. Ama
eğer bizi bu odaya koyan kişi bize gelir de, "aslında sen bu odada iki
gün kaldın" derse ve pencerede gördüğümüz güneşin aslında suni olarak
oluşturulduğunu, odadaki saatin de özellikle hızlı işletildiğini
söylerse, bu durumda yaptığımız hesabın hiçbir anlamı kalmaz.
Bu örnek de göstermektedir ki zamanın akış hızıyla ilgili bilgimiz, sadece algılayana göre değişen referanslara dayanmaktadır.
Zamanın göreceliği, bilimsel yöntemle de ortaya konmuş somut bir gerçektir. Einstein'ın Genel Görecelik kuramı
ortaya koymaktadır ki zamanın hızı, bir cismin hızına ve çekim
merkezine uzaklığına göre değişmektedir. Hız arttıkça zaman kısalmakta,
sıkışmakta; daha ağır daha yavaş işleyerek sanki "durma" noktasına
yaklaşmaktadır.
Bunu Einstein'ın bir
örneği ile açıklayalım. Bu örneğe göre aynı yaştaki ikizlerden biri
Dünya'da kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna
çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok
daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için
zamanın daha yavaş akmasıdır. Aynı örnek bir baba ve oğul için de
düşünülebilir; "eğer babanın yaşı 27, oğlunun yaşı 3 olsa, 30
dünya senesi sonra baba dünyaya döndüğünde oğul 33 yaşında, baba ise 30
yaşında olacaktır."
Zamanın izafi
oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından değil; tüm maddesel
sistemin atom altı seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda
çalışmasından ileri gelir. Zamanın kısaldığı böyle bir ortamda insan
vücudundaki kalp atışları, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri gibi
işlemler daha ağır işlemektedir. Kişi zamanın yavaşlamasını hiç fark
etmeden günlük yaşamını sürdürür.
Zamanın İzafiyeti, Kader Gerçeğini de Açıklamaktadır ;
Zamanın
izafiyeti ile ilgili açıklamalardan ve ayetlerden görüldüğü gibi, zaman
algıya değişkenlik gösteren, sabit olmayan bir kavramdır. Örneğin bizim
için milyarlarca yıl süren bir zaman dilimi, Allah katında bir andır.
Bizim için 50 bin yıllık bir süre melekler ve Cebrail için bir gündür.
Bu gerçeğin bilinmesi, kader konusunun kavranması için çok önemlidir.
Çünkü kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları "tek bir an"
içinde yaratmış olmasıdır. Bu da, Allah katında evrenin yaratılış
anından kıyamete kadar olan her olayın yaşanmış ve bitmiş olması
demektir. İnsanların önemli bir bölümü, Allah'ın henüz yaşanmamış
olayları önceden nasıl bildiğini, Allah katında geçmiş ve gelecek tüm
olayların nasıl yaşanıp bittiğini ve kaderin gerçekliğini bir türlü
kavrayamazlar. Oysa "yaşanmamış olaylar" bizim açımızdan yaşanmamış
olaylardır. Çünkü biz Allah'ın yarattığı zamana bağlı olarak yaşamımızı
sürdürürüz ve hafızamıza verilen bilgiler olmadan hiçbir şey bilemeyiz.
Allah, dünyadaki imtihan ortamı gereği "gelecek" olarak
isimlendirdiğimiz olayları hafızamıza vermediği için, gelecekte ne
olacağını da bilemeyiz. Allah ise zamana ve mekana bağlı değildir,
zaten bunların tümünü yoktan yaratan Kendisidir. Bu nedenle Allah için
geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir. Allah
bir olayın sonunu görmek için beklemez. Zaten bir olayın başı da sonu
da O'nun katında tek bir anda yaşanır. Örneğin Firavun'un nasıl bir
sona uğradığını Allah daha Hz. Musa'yı Firavun'a göndermeden. Hz. Musa
daha doğmadan, hatta Mısır devleti daha kurulmadan önce bilir ve tüm bu
olayar Firavun'un sonu ile birlikte Allah katında tek bir an olarak
yaşanmıştır. Ayrıca Allah için geçmişi hatırlama diye bir şey de
yoktur. Geçmiş ve gelecek hazır olarak Allah'ın daima karşısındadır.,
hepsi aynı anda mevcuttur.
Bir insan tüm hayatını bir film
şeridi olarak düşünürse, biz bu şeridi video kasetten seyreder gibi
seyrederiz ve kasedi ileri almak gibi bir imkanımız yoktur. Allah ise,
bu film şeridinin tamamını aynı anda görür ve bilir. Zaten bu filmi tüm
detaylarıyla tespit etmiş ve yaratmış olan O'dur. Biz nasıl bir
cetvelin başını, ortasını ve sonunu bir kerede görebiliyorsak, Allah
bizim bağlı olduğumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak
sarıp kuşatmıştır. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları
yaşayıp, Allah'ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar. Bu, dünya
üzerindeki bütün insanların kaderleri için bu şekildedir. Bugüne kadar
yaratılmış ve bugünden sonra da yaratılacak olan bütün insanların dünya
ve ahiretteki hayatları, her anları ile Allah'ın katında hazır ve
yaşanmış olarak bulunmaktadır. Allah'ın sonsuz "hıfzı"nda, milyarlarca
insanla birlikte tüm canlıların, gezegenlerin, bitkilerin, eşyaların
kaderinde yazılı olaylar da hiç eksilmeden veya kaybolmadan
durmaktadır. Kader gerçeği, Allah'ın Hafız (Muhafaza eden, Koruyan)
sıfatının, sonsuz gücünün, kudretinin ve büyüklüğünün tecellilerinden
biridir.
"Geçmiş" Kavramı Hafızamızdaki Bilgilerden Dolayı Oluşur ;
Biz,
bize verilen telkinden dolayı, geçmiş, şu an ve gelecek gibi bölümlere
ayrılmış zaman dilimlerini yaşadığımızı zannederiz. Oysa, "geçmiş" gibi
bir kavrama sahip olmamızın tek nedeni, -daha önce de belirttiğimiz
gibi- hafızamıza bazı olayların verilmesidir. Örneğin, ilkokula
kaydolduğumuz an hafızamızda bulunan bir bilgidir ve biz bu nedenle
bunu geçmiş bir olay olarak algılarız. Gelecekle ilgili olaylar ise
hafızamızda bulunmaz. Bu nedenle biz henüz haberdar olmadığımız bu
olayları "yaşanacak", "gelecekte meydana gelecek" olaylar olarak kabul
ederiz. Oysa geçmiş nasıl bizim için yaşanmış, tecrübe edilmiş,
görülmüş olaylar ise, gelecek de aynı şekilde yaşanmıştır. Ancak bu
olaylar bizim hafızamıza verilmediği için biz bunları bilemeyiz.
Eğer Allah, gelecekle ilgili olayları da hafızamıza vermiş olsaydı, o
zaman gelecek de bizim için geçmiş olurdu. Örneğin, 30 yaşındaki bir
insanın hafızasında 30 yıllık hatıralar, olaylar bulunur ve bu nedenle
bu insan 30 yıllık bir geçmişi olduğunu düşünür. Eğer bu insanın
hafızasına 30 ile 70 yaş arasındaki geleceğine dair olaylar da
verilecek olsa, o zaman 30 yaşındaki bu insan için hem 30 yılı hem de
30 ile 70 yaşı arasındaki "geleceği" geçmişi haline gelir. Çünkü, bu
durumda geçmişi de geleceği de hafızasında mevcut bulunacak, her ikisi
de onun için yaşanmış, görülmüş, tecrübe edilmiş olaylar olacaktır.
Ancak Allah, bize olayları belli bir sıra içinde, küçükten büyüğe doğru
akacak şekilde, sanki geçmişten geleceğe akan bir zaman varmış gibi
algılattığı için, bize geleceğimizle ilgili olayları bildirmez,
bunların bilgisini hafızamıza vermez. Gelecek bizim hafızamızda yoktur,
ancak Allah'ın sonsuz hıfzında, tüm insanların geçmişleri ve
gelecekleri bulunmaktadır. Bu, daha önce de belirtildiği gibi, bir
insanın hayatını, zaten mevcut olan bir filmden izlemesi gibidir. Film,
zaten çekilmiş ve bitmiştir. Ancak, bu filmi ileri sarma imkanı
bulunmayan insan, kareleri teker teker seyrettikçe hayatını görür.
Henüz seyretmediği karelerin ise geleceği olduğunu zannederek yanılır.